esenola

Log in
English | Spanish | Dutch | Portuguese (Brazil) | Italian | Turkish | German | Polish

orhan veli'nin bavulu

Orhan Veli'nin bavulu

Hiç görmedim ama Orhan Veli'nin elinde bavuluyla bir fotoğrafı mutlaka vardır. Pardösülü adamın bavulu da vardır. Böyle bir fransız sözü duymadım. Orhan Veli'nin yalnızca fransızca bilmesinden değil, daha çok siyahbeyaz filmlerde 'dalgacı mahmut'u oynayacak bir tip olmasından geliyor bu fransız yakıştırması. Yoksa beni şu kadar ilgilendirmez, türk olmuş, fransız olmuş, şair olsun, sokaktan geçsin, ıslık çalsın, havada bulut desin, yeter.

 

Üçünün içinde en uzunları Orhan Veli. Uzun uzun yaşamaya, giden gemilerin ardından bakakalmaya, eskiler alıp yıldızlar yapmaya, gökyüzünü boyamaya, Urumeli Hisar'ında oturmaya, Galata'ya dadanmaya vakti olmasa da, rivayet sanılmasın, sokakları da en uzunboylu yaşayan, gören, seven odur.

 

Behçet Necatigil evlerin şairiyse, Orhan Veli de sokakların şairidir. Necatigil 'evlerin hali'ni yazdı, Orhan Veli sokakların halini. Sıkça arkakapak yazısı yazmama karşın neredeyse kapak arkalarını hiç okumam derken, Orhan Veli Bütün Şiirleri (yky) kitabını elime alır almaz gördüm ki ustalar onun 'sokak çocuğu' olduğunda çoktan birleşmişler.

 

Cemal Süreya “Şiire kasket giydirdi, sivilleştirdi onu” derken, 'sivil şair' Ece Ayhan da “Her tümce bir yana, açık havanın ozanıdır Orhan Veli her anlamda. Caddeler genişledi, kitaplar inceldi...” diye sürdürüyor. Biz de buna 'şiiri sokağa düşürdü' cümlesini eklesek, sokak herhalde sevinir.

 

Sokağı sevindirmek, sokağın sevindirmesi, sokakla sevinmek. Şiirin ilk sokağa düşmesi değildi bu. 1940'a, Orhan Veli'ye ve sokak arkadaşları Melih Cevdet Anday ile Oktay Rifat'a gelinceye dek, bir kaç kez sokağa düşmüştü şiir. Düşmüştü ama, Necatigil'in “Çoklarından düşüyor da bunca/ Görmüyor gelip geçenler/Eğilip alıyorum/Solgun bir gül oluyor dokununca” dediği 'solgun bir gül' gibi kalmıştı sokakta şiir ve eğilip alan, yüzüne bakan, okuyan da pek olmuyordu. Kim bilir belki de şiirin sokakta olabileceğine, görülebileceğine ihtimal vermiyordu kimse.

 

Zira o yıllarda şiiri sokağa ilk düşüren ve aslında şiire Orhan Veli'den önce kızıl bir kasket giydiren “bu memleketin en yavuz evladı” Nazım Hikmet ya mapus damında oluyordu, ya Sovyetler Birliği'nde ya da evsiz, damsız, yurtsuz bir kaçak olarak yıldızların altında...Ve onun sokağında yalnızca işçilerin oturduğu sanılıyordu, oysa Memleketimden İnsan Manzaraları başlığıyla yazdığı destanda tren memleketin bütün mahallelerinden, sokaklarından geçiyordu. Ama işte o kırmızı kasket yok mu, seveni sevmeyeni onu şiirin kafasına geçirince olan oluyordu. Okuyanları sokağa düşürememişti ama olsun evin kapısını aralamış, sokağı göstermişti ya. Bu kadarı bile iyiydi o günlerde bana kalırsa.

 

Nazım Hikmet'in araladığı kapıdan “Garip” çıktı, sanırım ilk çıkan da Orhan Veli oldu. Oktay Rifat o sıralarda hazırlık yapıyordu. Evi sokağa, odaları temiz havaya açmaya, tanıştırmaya hazırlanıyordu. Yıllar sonra bu yaptıklarının bir 'havalandırma' hareketi olduğunu söyleyecektir. Üç arkadaşın şiirleri nereye yazılmıştır? Sokağa yazılmıştır elbette. Hem sokak dururken şiir başka yere yazılır mı hiç?

 

Dünyanın bütün işçileri ya da ezilenleri henüz birleşemese de, dünyanın bütün şiirleri birleşmiştir. Şimdi coşkuyla, sevinçle söylemenin tam yeridir. Ne diyordu Cemal Süreya, “hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka”. Biz bunu bir sevinç sözü olarak okuyacağımıza, hem kendimizi hem Cemal abiyi üzüyorduk. Bence o tam da Nazım Hikmet'in araladığı, Orhan Veli'nin açtığı sokağın şiirini gördüğü için yazıyordu bunu. Dünyanın bütün şiirlerinin akıp giden bir sokağa dönüştüğünü

anladığı ve onun ortasında yaşadığı için yazıyordu.

 

Diyecekler ki bu solcular da ne kadar tuhaf, bir Gezi bulmuşlar, getirip her şeyi oraya bağlıyorlar! Solcuların tuhaf olduğu doğru, hatta şu cümleyi bile tuhaf bulabilirsiniz. Adını bu yazıda anmak istemediğim, ne sosyalist ne dindar, yalnızca nasipsiz diyebileceğim bir şair, eski zamanların birinde “İkinci Yeni Türk şiirinin en büyük kalkışmasıdır” demişti. Ben şimdi “Gezi, Türk şiirinin en sıkı kalkışmasıdır”a çeviriyorum ve şiirin bir sokak hareketi olduğunu söylüyorum.

 

Öyle olmasa Orhan Veli elinde bavuluyla yola düşer miydi?

 

haydar ergülen